EFSANE

EFSANE

İskender PALA

Tarih Okundu
(4,5)

Efsane denizindeydiler ve gittikleri yerlere efsaneliği götüreceklerini de bilmiyordu. Efsaneler denizi Midilli’de yetişen dört kardeşten birine nasip olacaktı. Barbaros, 1473 tarihinde Midilli Adasında doğdu. Babası Midilli’ye yerleşmiş olan Türk sipahilerinden Eceova’lı Yakup Ağa’dır. Fatih’in iş görür cesur güç ve endamıyla ünlü bir kahramanı iken iki bin nüfuslu Midilli’ye yerleşen kumral güzeli Yakup Ağa, adadaki en güzel Rum kızıyla evlenmiş üçer yıl arayla İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu dünyaya gelmiştir. İshak ile Oruç büyükleri, Hızır ile İlyas da küçükleri idi. Çocukları iri kara gözleriyle babaları, kızıl dalgalı saçlarıyla da annelerini andırıyorlardı. Babaları Eceova’lı Yakup Ağa çocuklarının denizle uğraşmalarını istemiyor aksine hepsini birer zanaat sahibi olmasını istiyordu. Nedendir bilinmez çocuklarının denize bile bakmalarını yasaklamıştır. Denizin insanı iflah etmeyeceğini Akdeniz Adalarının birer korsan yuvası haline geldiğini söyler dururdu. Ulu Hünkar Sultan Bayezid Hazretleri Adalar Denizinde Hıristiyanların ticaret yapmalarını engelleyici önlemler aldırmıştı. Rodos şövalyelerinin öncülüğünde bütün adaların korsanlar tarafından tahkim olunmasına birde Midilli’nin de Sicilya, Ceneviz Katalan ve floransa korsanlarıyla dolmaya başlaması herkes gibi Hızır’ı da içten içe huzursuz ediyordu. Arsız sırnaşık herifler bazen öyle ileriye gidiyordu ki Ulu Hünkar Sultan Bayezid Hazretleri Adalarının kıyı kesimlerine saldırıp Türk kızları ve delikanlılarını Ceneviz esir pazarında satabiliyorlardı. Adada hayat herkesin yaşadığı gibi sessiz sakin gidiyordu gençler genelde babalarının yolundan giderlerdi. Büyük oğul İshak babasının istediği gibi zanaat sahibi olmuş marangoz işleriyle iştigal ederdi. Küçük İlyas ise imam olmak için hafız yapıyordu. Hızır’da adanın en meşhur çömlekçisinin yanına çırak olarak çalışıyordu. Hızır’ında çömlekçi olması gerekiyordu. İkinci oğul Oruç’ a gelince her şeyin aksine farklı bir kişiydi. Devamlı babası Yakup Ağa’nın öfkesini çekecek işler yapıyor hiçbir işte sebat etmiyor sahilde başıboş dolaşıp eve bile gitmiyordu kimi zaman camiye bile uğramaz olmuştu. Günlerin birinde Oruç, Midilli’de denize gemi indirmiş ticaretle uğraşıyor haberiyle çalkalanıyordu. Anlatılanlara göre Oruç’un yanında 8 levend çalışıyor 24 forsa tayın yiyor, adına da artık herkes ‘reis’ deniliyordu. En beğenilecek yeri de denizcilik dilini biliyor olmasıydı. Çünkü gençler arasında ada halkının en gözdeleri denizciler, denizcilerin en gözdeleri de gemici dilini bilenler idi. Babasını bu işi yapmamasını istemesine rağmen oruç parmak gösterilir derecede nam yapmıştı. Akdeniz adalarını avucunun içi gibi öğrenmiş. Arada bir Midilli’ye geliyor, barçalarını limana kıçtankara edip çarşının taşlık yolundan ‘reis’ gibi geçerek annesinin elini öpmeye gidiyordu. Tabi ki babasına görünmeden veya öyle zannederek Onun eve geldiği günün akşamı kardeşleri için şölen başlıyor, herkes bayram ediyordu getirdiği hediyelerin sevicine anlatılan hikâyenin heyecanına karışıyordu. Arada habersiz kardeşlerini alıp gezdirip geri getiriyordu. Hızır Reis çıkmış olduğu ilk seferinde Akdeniz açıklarında iken uzaklarda ufaktan bir gemi görünüvermişti. Bu geminin ne olduğuna kara vermekte güçlük çekiyordu zira korsanlar olabilirdi eğer öyleyse ki Hızır için büyük bir talihsizlik olacaktı ilk seferinden korsanlara denk gelmesi hiç iyi olmamıştı onun için. Bir an düşündü başlamadan her şey bitmiş miydi? Yoksa işler tersine dönüp bir mucize gerçekleşip buradan kurtulabilecek miydi? Karşıdan gelen geminin niyetini anlamak için biraz daha yaklaşmasını beklerken aradaki mesafe neredeyse yüz elli kulaca kadar inmişti. Bu esnada iskele ve sancak loça ıskarmozlarında birer darbzen ile iki yan topu olduğunu gördü ve bundan daha olumsuz bir durum olamazdı gemidekilerin niyeti anlaşılıyordu. Reis’ in hemen bir karar vermesi gerekiyordu. Artık kaçıp kurtulmanın imkânsız olduğu zamana gelinmişti. O an hamlamacılardan biri kalın sesiyle Hey yaa Mevlaaaa! diye üçüncü söyleyişinde artık gemidekiler de tempo tutmaya başladı. Hızır Rabbim, halim sana ayandır Bir tacirim ben ama şu anda savaşmam gerekiyor. Rabbim üstümüze gelenleri tanımam düşmanım da değildir lakin senin düşmanın olduklarını bilirim. O halde sen bana bunlarla savaşacak cihat ruhu ver ki ben senin askerin olayım. Bu sırada gemidekilerin niyeti anlaşılınca gayri Müslim dili bilenler korsanlara seslenerek ganimet vermeyi kabul ettiklerini söylese de fayda etmedi. Can havliyle haykırdı ‘‘ Gaza vaktidir aslanlarım. Bismillah vira!’’ Asıl olay o zaman değişti tekbir davul sesine zincir şakırtısı kanca çakıntısına karıştı. Akdeniz üstündeki her şey el değiştirmişti. Hızır Reis yaşadıklarına inanamıyordu. Zaferin böyle olacağını hiç düşünmemişti. Enginlerden İlyas’ın okuduğu ezan sesini duyar gibi oldu düşündü de belki de zafer, bu sesin ardında gizli olan şeydi. İlk ağlayanlardan biri de Beatrix’dir. Asıl adını öğ­renmenin şaşkınlığını yaşadığı o anlarda dinlediği gerçek hikâye, bütün ömrü boyunca okuduğu kitaplarda bile olamayacak kadar acıklı ve yürek sızlatıcıydı. Öğrencilerin hepsi sahile inen taşlık yolun sağında kalan havuzun başındaydı ve başlarını, üzüm bağlarını beyaz duvarların ardına çevirmişlerdi. Billure’yi tanıdığında on beş yaşındaydı ve o da on üçüne gelmek üzereydi. Kutsal Kitap öğretmenlerinden biri konuşabildikleri dillerin sayısını sordu. o beş dili konuşabil­diğini söyledi. Ders çıkışında yanına yaklaşıp ona Türkçe den sordu. “Hayır,” dedi, “bilmiyorum, ama alfabesini biliyo­rum, çünkü Arapçayla aynı şekilde yazıldığını.” Artık konuşmaların başlarında olsa dahi bir şeyleri beraber yapmaları gerekiyordu. Beatrix ile anlaşmaları gereği her ikisi de güya çizim atölyesinde haritalar üzerinde çalışmaya başladılar. Ben harita çizmeyi, pusula hazırlamayı, usturlap okumayı ve deniz seyir usulünü biliyordum. Beatrix bu kadar çok şeyi nasıl bildiğini merak ediyordu elbette o da onun Türkçeyi nasıl öğrendiği­ni. Akdeniz sahilinde kimse kimseye hangi dili neden konuş­tuğunu sormazdı. Birinin dilini sorgulamak, onunla arkadaşlı­ğın, dostluğun son bulması anlamına gelirdi. Çok kimlikli insanlar ve farklı hayatlar birbirine girince böyle bir kural oluşmuş. Onlar da birbirine bildikleri dilleri kökenini hiçbir zaman sormadılar. Ama hep merak etmiştir. Birlikte çalıştıkları altı ay boyunca onun da çok meraklandığını hissediyordu. hatta o sıralarda artık birbirlerine iyice alışmışlar, yan yana veya birbirine yakın olmaktan mutlu olmaya başlamışlardı. Belki de altı aylık dostluğun sonunda birbirlerini tanıma arzusunun dayanılmaz olduğudur bu. Beatrix o günlerde on üç yaşındaydı ve nedenini bilmeden artık ona eskisi kadar sokulmuyor. Elbette kaçamak hallerini merak ediyordu ve merakı da gitgi­de onu tanıma iştahını kabartıyordu. Aslında ikisi de bir­birine hem yaklaşıyor hem yaklaşmaktan çekiniyordu. Bir gün Arapça dersinde oldu olanlar. Fiil çekimleri, isimler derken sıra cümle kurmaya gelmişti. Anlatıyordu: isimlerin başına gelen cer harflerini anlatıyor Beatrix çok zeki ve hızlı kavrayabiliyordu dersi dinlerken de hayranlıkla bakıyordu bir an Alkala, hani Fatiha’daki ‘Elhamdü li’llâhirabbi’l- âlemîn’ der gibi, değil mi?” deyince her ikisinde de uzun soluklu sessizlik hakim olmuştu ikisi de ne yapacağını bilmiyordu sessizlik gitgide uzuyordu , uzadıkça da konuşmak güçleşiyordu. Sessizliği kertenkele tıslaması bozdu bunu fırsat bilerek gerçek adın ne senin ? deyince Billure deyiverdi. Kimin kimsen yok mu deyince kardeşi Yusuf’un olduğunu bunları keşke paylaşmasaydım diye düşündü. Ağlamaya başladı, ağlamayı bırakmasını artık konuşmaları gerektiğini söyledi öylece Beatriks’in sırrını öğrenmiş oldu. Cenevizli kaptan Andrea Doria, üç ay önce, yol­culuk yaptığı gemiyi ele geçirip onu kadırgalarından birinde esir diye küreğe bağladığında. O günden bugüne artık ezberle­diği sözün, Doria için bir hayat tarzı olduğunu çok iyi öğ­renmişti. Öyle ki, kısa zamanda o ve diğer kaderdaşı olan forsalar, savaş için bilenmiş, adeta zafere susamıştı. Sol aya­larındaki bukağıların gevşetilmesine bile razı olmadığı halde onun için savaşmaya hazır idik. Diğer ayaklarına da camadan düğüm attırsa yahut zincirlerimizi sintine bodoslamasına tokalasa yine de onun için savaşmaya can atıyordu. Zihinlerini öyle doldurmuştu. Gemicilik dilini ve ilmini iyi biliyordu. Anlatılanlara göre pusulaları kendisi imal eder, haritaların başında saatlerce vakit geçirir­miş. Haritalar hakkında çok şey bildiğini ve kendisi için harita çizebileceğini dillendirdiğinde hiç yüz göstermeyip, “Herkes işini yapsın, ben haritalarla, forsa da kü­rekle ilgilensin!” cevabını vermişti. Soğuk ve buyurgan tavrı yüzünden vardiyanlar ve forsalar kadar yolcular da ondan kor­kuyorlardı. Daha önce onun kalyonlarında bulunmuş bir forsa, bu bahis konuşulurken, “Elbette ki kadınlar hariç,” diye açıkla­ma getirdi muzipçe. Ve iç geçirip devam etti sonra: “Yolcu­ları veya esirleri arasında onu çekici bulan pek çok asil kadının konuşmalarına şahit oldu. Hatta içlerinden biri onu, mitolojideki Proteus’a benzetmiş.” Akdeniz’de ünü yayılmamış bir korsansanız, önce sava­şır, savaştığınız kişinin kim olduğunu sonra öğrenirdiniz. Tabii eğer hâlâ başınız omuzlarınızın üstünde yaşıyorsan… Forsalar omuz üstünde baş götürmek bahsinde efendilerinden şanslıdırlar. Çünkü yeni efendilerinin de küreklerine yapışacak eller lazımdır. Bunun için efendiler kölelerini hızla tanımak ister. Benimle görüşme sırası gelip de kaptan köşküne, onun ifade­siyle reis hücresine buna Hıristiyan gemilerinde “kamara” de­nildiğini bilmiyor sonuna geliyordu. Hızır Reis’in karargâhı Kadirkale’ydi. Ağasının sancağını ye­rinden kaldırdığı ama bir türlü yerine koyamadığı rüyayı görerek denize açıldığının üçüncü haftasında bulmuştu burayı. Cerbe’ye, Oruç Reis’in yanma gidiyordu. Donan­madaki bütün portolanları incelemekle meşguldü., “Eskiden Berberi denizciler buraya Kadr-i Kal’a derlerdi, elli sene önceki Müslüman katliamında yerle bir edildi,” bilgisini verdi. Metruk bir adanın kolayca kullanıma el­verişli hale getirilebileceğini düşündü. İsmi de güzel olurdu: Kadirkale. Ama gerek forsalar, gerekse levendlerin sonradan buraya Kaderkale diyeceklerini düşünmemişti. Bazen ka­derlerinin onları böyle bir kaleye sevk etmesinden duydukları şikâyeti, sevinçlerini ifade etmek için. Oldukça büyük olan adanın güney yamacında met­ruk bir hisarı ve eteğinde de terk edilmiş bir Müslü­man köyü mevcuttu. Bir limanı olmadığı için denizci­lerin uğradığı bir yer değildi. Ne kadar portolan var ise inceledim ve burası hakkında ziyadesiyle malumat edindi. En yakınında Kevsere ile uzağında İbiza Ada­sı, daha ileride de Balear’in Mayorka’sı vardı. Ada hak­kında her bilgiyi değerlendirdi. Buna da mecburdu, çünkü Hızır Hayreddin Reis’in bana, “Bu seferde seyir süvarim sen ol. Bakalım haritaları bildiğin kadar Akdeniz’i de bilir misin?” dedi­ği ilk seferleri olacaktı ve kendini göstermesi, gözüne girmesi lazım. Türklerin kadırgalara ad koymadığını, reislerinin adıyla andıklarını biliyordum. Buna rağmen istisna ile baştardaların en heybetlisine “Peleng-i Derya” demişlerdi. Bu gemi gerçekten de avının üzerine atılmaya hazır bir ‘deniz panteri’ gibi ve onun hamleleri için denizi hazırlamayı ba­şarmalıydı. Baktığı portolanlardan birine göre Kadirkale’de merkezden sahile bir ırmak akışı görünüyordu. Adanın çevresi­ni dolanıp bu ırmağı aramayı önerdi. Seyrin emniye­tinden o sorumluydu, fırtınalı zamanlarda liman yapacak koyu da ben bulmalıydı. Haritada çizilene göre umduğumuz­dan daha büyük bir nehir çıktı karşılarına. O gece nehir ağzında emniyetle sabahladılar. Burayı iyice araştırdılar. Aynı zamanda Hızır Reis içinde önemli yere sahip olduğu bilinmekteydi. İspanya Kralı VIII. Henry’nin ülkede eli kolu olan Dük’ün kraliyet sarayında yapmış olduğu ziyafet neredeyse destansı bir hikâye gibi anlatılıyordu. Öyle eğlenceler yapılıyor ki dilden dile dolaşıyordu, sarayda Endülüs Emevi ve Arap kıyılarından kaçırdıkları kızları bu gibi özel gecelerde eğittikleri açıkca belli olmaktaydı. Gece çok hızlı başlamıştı. Carlos, bütün bunların kendisini etkilemek için hazırlandığın, Tudor dükünün yemek ikramı­na sıra gelene kadar başını döndürmek istediğini düşünüyordu. Muhafızların ikisi iki yanında yerlerini almış, heykel kesilmiş, bütün varlıklarıyla Carlos’u koruyordu. Bunca zaman sonra güzel haberlerin ard arda geldiği bir dönemde Cezayir’e gitmişti. Billure’yi bulduğunu İngiltere’ye gideceğini söyleyecekti.Sultanın elçisi Sinan Ağa gelmiş. Şerefine verilen ikindi divana yetişti. Reis’e gelen mektubu eline almadan Misafiri başköşeye oturttu. Bütün askerin, ağaların hazır olduğunu görüp iftihar ediyordu. Çok derinlerden forsaların seslerini duyuyordu sanki, bir de küreklerin dalgalara girerken çıkardıkları sesi. Git­gide zihni dağılıyor, duyduklarının ne olduğunu anlayamaz oluyordu. Kaç gündür karanlıktaydı. Halsizlik çökmüştü zihnini toparlamaya çalışıyordu. Sanki cehennem de gbiydi kötü kokular, olmadık işkenceler ve bedenine konan sinekler nişan alınarak işkenceler… Durumunu artık Billure’ye anlatmak güçleşmişti onu bir seri katil olarak görüyordu bunu da , izah etmekte hayli zorlanıyordu. Billure nasıl bir yüreğe sahipti ki sahip olduğu her şeyden vazgeçmeyi sadece onu düşünmesini istiyordu. Ya sahip olduğu müdeccenlik, Gırnata emirliği hepsi boşunamıydı belki de başına konan ödüller Hakkında çıkan ölüm fermanlarında korkuyordu. Bir de Hızır Reis’in adamı olması daha işi vahim hale getiriyordu. Bu kez kapıyı yüzüne kapatarak biraz da onu korkutmak maksadıyla bu kez kurtulduğunda beni de al götür demesi, ona hiç yapmayacağı şeyleri yapmaya çalışıyordu. Sevinç çığlıkları ve şükür dualarının, her zaferin sonundaki koşturmacanın bittiği gün padişahın kapıcıbaşısı, Boğdan’ın fethi haberiyle geldi. Hayreddin Paşa sevinç üstüne sevinçtir diye Preveze limanında herkesin katılacağı bir şölen tertipleyip kapıcıbaşının getirdiği bildiriyi okuttu: “Sensin ki lalam Hayreddin Paşa!.. Derya gazan mübarek ol­sun. Kış mevsimi yakındır. Gayri ayak ayak Âsitâne’ye gelmeye acele edesin. ” Sultanın donanmayı İstanbul’a çağırmış olması gaziler üze­rinde bir müjde etkisi yapmıştıtı. Herkes esirlerinden ikisini bağışla­dı. Hayreddin Reis o akşam hemen herkesin eğlencesine ortak oldu, sık sık Doria’dan bahsederek, galip geldiğini anlatıyordu hem de fenerleriyakmadan kaçıp gitmişti. İspanya’dan Kanca Oruç’un intikamını alınmıştı. Bundan böyle adı tuzlu sularda öylesine bir rakip değil, büyük bir kahra­man olarak anılacak, Barba Rossa denilince kıyamete kadar Akdeniz korkacaktı. Herkesin zafer kutladığı bir gece de bir tek onun içi buruk çünkü aklı Gırnata’ da Kalmıştı Kimseye konuyu açamadı o gece. Hızır Reis bile sormuyordu sadece Ceyhuma hatunu özlediğinden olsa gerek Billure’yi soruyordu. Sonradan bir sandık altın almıştı Gırnata için. Sultanımız efendimizin buyruğudur ki bundan böyle Hızır Hayreddin Paşa’nın aziz hatırası için Osmanlı donanması ne vakit sefere çıksa önce buraya gelip ruhuna Fatiha okuyacak, dönüşte zafer duasını onun huzurunda yapacaktır. Bundan böyle türbesinin önünden geçen her gemi, hız kesip onu se­lamlayacak, eğer vakit gece ise fenerlerini kısacaktır. Devletimi­zin kaptan-ı deryaları bundan böyle onun hatırasına hürmeten buraya itibar gösterecek, türbesinin civarında dualar edilip fakir fukaraya aş dağıtılmasına dikkat edecektir. Devletimizin cümle donanma merasimleri, onun eşik taşlarını sıraladığı şu meydanda, onun huzurunda yapılacak, adı kıyamete kadar yaşatılacaktır.” Billure değerli olan sözü hâlâ söylememiş, şirinlik ederek Hayreddin Paşa’ nın vefatı Üzerine düşen dumanı dağıtmak istiyordu. İstanbul’da Ceyhuma Hatunu’da Reis’in mezarına bakarken görünce Billure’de dayanamayıp gözlerinden süzülmüştü yaşlar. Aşkın nereden gelmeyeceği belli olmuyordu.

Efsaneler bazen denizden, Bazen aşktan ve ateşten gelirler. Aşktan ve ateşten ve denizden gelenler, Bazen ışık olurlar ve bütün zamanı aydınlatırlar… Efsane kurmak kadar, efsaneyi yazmak da efsaneye dâhildir. Bir çağı haritalarda bulamazsınız. Derine, insana ve tarihin denizlerine açılmak gerekir. Girdaplarda yüksek idealler saklanabilir. Bu kitapta İstanbul, Gırnata, Madrid, Roma ve Akdeniz; aşk diliyle kuşatıldı. Akdeniz, aşk kaleminin haritasıyla yeniden çizildi. Kılıç kılıca, cevher çeliğe çarptı, varlık da yokluğa. Ve hep bir yol vardı kalplerden denizlere. Derin denizler, büyük aşklar için atlas olup dokundu. İskender Pala, bir çağı ve o çağın efsanelerini dile döktü. Barbaros Hayreddin Paşa'yı... Sonra, bir gül sepeti getirdi. Isırılmış üç elmayı anlattı.

Okunma Tarihi
1.03.2022
Kitabı İnternette Ara
Google'da Ara Fiyatlar & Alışveriş